20 Kasım 2025 Perşembe

Gazze

 

Gazze !

 

Hakikate Son Adım

 

Yıkılan sadece küçük bir ev midir?

Duvarları yerle bir olan, yalnızca bir insana ait yaşam alanı mıdır?

Yanan sadece bir kalbin içindeki ateş midir?

Yok olan onca hayat, toprağa düşen onca can...

 

İzlediğim, aklımın sınırlarını zorlayan, idrakimin yetmediği bu kıyamet;

Adım adım yokluğa yürürken,

Vazgeçtiğim her bir canın kanıdır kalbime sıçrayan.

Sessizce kaybolan hislerin, o derin hissizliğin prangası vuruldu gözlerime.

 

Tut ki ellerinden kayıp giden, kendi hayatındır;

Yetişemediğin, bizzat kendi canındır.

Koruyamadığın, hakkına sahip çıkamadığın o canından öte can;

Yalnızlığa terk ettiğin, aslında nefesinin varoluş sebebidir.

 

Bir kıyım ki bu; mahremiyetin en derin yoksullukla tarumar edildiği...

Yollar sapa sarmış, kaybolmak ne bir cüret ne de bir lütuf artık.

Tut ki bırakmadığım tek şey; korkusuzluğum, yakarışım ve o son adımım.

Yine de vazgeçmem hakikatten, dönmem bu Hak yolundan.

 

Geç kalınmış bir mahcubiyetin utancıdır yüzüme vuran.

Ancak gözlerim, o kalın zincirlerin bağlarını çoktan parçaladı.

Tek bir nefes, tek bir söz, tek bir an...

Geri dönmem artık; zira dönecek bir yerim de kalmadı.

Aralanan o derin sızıdan, sızlarcasına sızan sızıların sesidir artık benim sesim.

 







30 Temmuz 2025 Çarşamba

Amir’in Teşekkürü

 

Yalın Ayaklı Bir Destan: Amir’in Teşekkürü


Gazze’nin tozlu yollarında, yardım dağıtım noktasına ulaşmak için tam on iki kilometre yürüyen bir çocuk... Adı Amir. Henüz on iki yaşında. Ayağında ayakkabısı yok, üzerindeki giysiler zayıflıktan dökülüyor; adeta bir iskeletin üzerine geçirilmiş emanet kumaşlar gibi. Elinde ne bir kutu ne de bir çanta var; sadece yarım bir çuval pirinç ve biraz mercimek... Onca yolu, o kızgın toprakları yalın ayak aşarak gelmiş ve kendisine uzatılan o birkaç kırıntı için, birazdan kendisini ölüme gönderecek olan ellere sarılıp "Teşekkür ederim" diyor. O zayıf, o masum elleriyle katiline sarılan, minnetle gülümseyen bir çocuk... Ve birkaç dakika sonra, o pirinç çuvalı henüz göğsündeyken, kurşunlarla yere serilen bir melek.


Peki, benim kalemim bu vahşetin karşısında ne söyler?


Amir şehit oldu. On iki yaşında bir çocuğun başına ne gelebilir ki diye soran dünyaya, Gazze’nin yıkıntıları arasından bir hakikat haykırıyor. Bizler hala çocukluğumuzda yaşayamadığımız eksikliklerin psikolojik yükünü omuzlarımızda taşırken; Amir, çocukluğunu bir pirinç çuvalına sığdırıp şehadete yürüdü. Bizim görmediğimiz, hayal bile edemediğimiz hangi karanlıklara maruz kaldı o masum yürek? Empati kurmaya çalıştığımız o konforlu koltuklarımızdan doğrulmak bu kadar mı zor?


Benim güzel evladım... Gazze’de toprağa düşen her çocuk gibi Amir de benim evladım. Bir evladımı daha kaybettim bugün. Kaçıncı kez bu acıyla sarsıldığımı artık ben de bilmiyorum. Onların annelerinden ne farkım var? Ben onların şehadete giden o nurlu yolculuklarına gıpta ile bakıyorum. Kendisini öldürecek olanlara teşekkür edecek kadar cesur, dünyayı utandıracak kadar asil bir çocuk Amir.

Kızgın topraklar ayaklarını yaktı mı Amir? Bizim dolaplarımız kıyafet dolu, ayakkabılarımız en konforlusundan... Ben de Kabe’de yürümeyi tercih ediyorum bazen; ama elimde buz gibi su şişeleriyle, gölgeliklerde dinlenerek, en fazla on-yirmi dakika güneşin altında kalarak... Ve o kadarcık sıcakta bile nefesim kesiliyor, şikayet ediyorum. Oysa sen, evinden çıkarken belki bir evin bile yoktu. Belki baban çoktan şehit olmuştu. Sen kimin için, hangi canın için o on iki kilometreyi yalın ayak yürüdün? Hangi anneye kıyamadın da o bir avuç mercimek için kızgın topraklara bastın?

Senin bu şehadetin, bana Hz. Ali’nin (r.a.) o muazzam asaletini hatırlattı. Kendisini hançerleyen katiline süt ikram edilmesini isteyen o yüce imamın mirası, senin o küçük ellerinde yeniden can buldu. Seni şehit edecek olanların yandaşlarına teşekkür edip gülümsemen, bu çağın gördüğü en büyük insanlık dersidir. Biz çocukluk hesaplaşmalarının içinde kaybolmuşken, sen çocuk yaşta "nasıl şehit olunur"un dersini verdin tüm dünyaya.

Günlerce aç kalmanın, yıkılmış binaların molozları arasında sığınacak bir köşe aramanın acısı artık dindi Amir. Biz seni koruyamadık. Biz çeşit çeşit yemekler yemeye, televizyon karşısında bu vahşeti bir film gibi izlemeye devam ettik. Hatta artık ağlamaz, sızlamaz olduk; "Bizi ne ilgilendirir?" der gibi bir vurdumduymazlığa büründük.

Ama beni ilgilendiriyor Amir! Senin o küçük ellerinle kavradığın pirinç çuvalının, Gazze’nin toprağına karışan o tertemiz kanınla ıslanması beni ilgilendiriyor. Yalın ayak yürüdüğün o ateş gibi yakan yollar, ayaklarına batan taşlar, güneşin altında kavrulan o masum tenin... Biz burada güneş kremi sürmeden sokağa çıkmazken, senin tozlu ve yırtık giysilerinle o sıcağa meydan okuman ciğerimi yakıyor.

Şimdi Cennet’te Resul-i Ekrem (s.a.v.) seni karşılıyor, biliyorum. Şehit edilen ailene kavuştun. O kurşunlar vücuduna değdiği an ne hissettin bilemem ama artık hiçbir acının önemi kalmadı. Sen artık hiç aç kalmayacaksın Amir. Hiç susamayacaksın. Kızgın çöllerde yalın ayak yürümeyeceksin. Bomba seslerinden irkilmeyeceksin artık.

Yüzünde Cennet’in yansıması, gözlerinde o parıl parıl ışıkla gittin. Senin şehadetin beni daha da güçlü kıldı. Artık hissettiklerimi gizlemeyeceğim; tıpkı senin, seni öldürecek olanlara karşı o tertemiz sevgini ve teşekkürünü gizlemediğin gibi. Sen dünyayı utandırarak gittin Amir, biz ise bu utançla yaşamaya mahkûm kaldık.


Selam olsun Gazze’nin yalın ayaklı kahramanına... Selam olsun ölümü gülümseyerek karşılayan o yüce ruha.

 


28 Temmuz 2025 Pazartesi

İblis ile karşı karşıya .

 

Ruhun Kırılma Noktası


Yıl 2005... Hayatımın rotasını sonsuza dek değiştirecek o kararı verdiğim yıl. Kur'an-ı Kerim'in arasına, üzerine tek bir harf dahi düşmemiş, bembeyaz ve boş bir sayfa yerleştirdim. Bu Mushaf'ı, eğitimimizden sorumlu olan yetkiliye iletilmek üzere bir arkadaşıma teslim ettim ve o kapıdan, bir daha asla geri dönmemek üzere çıktım.

Birkaç gün sonra telefonum çaldı. O ana kadar telefonumu özellikle açık tutmuştum; çünkü o görüşme, bir devrin kapanışı ve o numaranın sonsuza dek susuşu olacaktı.


"Selamun Aleyküm Yıldız, nasılsın? Toparladın mı? Birkaç gün sonra geri dönecektin, kafanı toplaman için eve gönderilmiştin..."

Cevabım kısa ve buz gibiydi: "Aleyküm Selam."


"Yıldız, bana iletilmesi için bir Kur'an bırakmışsın ama içinde boş bir sayfa vardı. Sanırım yanlış sayfayı koydun?"

"Hayır," dedim, sesimdeki sarsılmaz kararlılıkla. "Doğru sayfayı bıraktım. Okumadınız mı?"


"Okumadım, çünkü boş bir sayfaydı."


"Evet, haklısınız. Kalemle lekelenemeyecek kadar temiz bir sayfa... Ben o sayfaya yazabilecek tek bir söz dahi bulamadım. Hayatımın en saf yıllarını, hedeflerimi, hiç kirlenmemiş niyetimi, uykusuz sabahlarımı ve feda ettiğim canımı; yaşadığım bu ağır hayal kırıklığının karşısına koyduğumda, kelimeler kifayetsiz kaldı. O boşluk, benim sessiz feryadımdı."

Karşımdaki ses, tepkimi "fazla duygusal" bulduğunu söylüyordu. Oysa ben, o günden sonra bir daha asla onlarla görüşmeyecek, o yedi aylık medrese eğitiminin ardından tüm toplu hareketlerden elimi eteğimi çekecektim. İslam anlayışımın yerle bir edilişine şahitlik ederken, kendimi yok etmemek için yalnızca Allah'a sığınıyordum. İslamiyet kusursuzdu; ancak bu kusursuzluğu yanlış yansıtanlara karşı durmak, gerekirse bu uğurda ölmek benim sarsılmaz ahdim olmuştu.

Canımdan çok sevdiğim, bana annelik, ablalık yapmış o güçlü kadının; birkaç hocanın sözüne kanarak adil olmayan bir yaptırıma onay vermesini aklım almıyordu. Benim haksızlığa karşı verdiğim bu sert tepki, İsviçre'den gelen masum bir genç kızın eğitiminin de yarım kalmasına sebep olmuştu. Oysa İslamiyet adildi, tertemizdi ve kusursuzdu.


Telefonu kapattım ve bir daha asla açmadım. Eve gelip kendimi odama kilitledim. Tam altı ay boyunca o kapıdan dışarı adım atmadım. Ya aklımı yitirecek ya da bu cendereden bir başka Yıldız olarak çıkacaktım. Babamın o süreçte neler çektiğini bir ben bilirim; ama tek kelime etmedim. O altı ay benden çok şey alıp götürdü. O masum, sessiz Yıldız o odada öldü. Yerine; vicdanını bir zırh gibi kuşanan, tavizsiz, katı ve haksızlık karşısında avazı çıktığı kadar bağıran bir Yıldız geldi.

Aslında o medrese yılları benim şifamdı. Ağır ilaç tedavilerinden kurtulmuş, ruhumu İslam ile teskin etmiştim. Ancak o kopuşun yaşandığı gecenin sabahında, hayatım boyunca unutamayacağım bir rüya gördüm. İblis, başucumda belirdi. Alnıma vuran o "tık tık" sesini hala hatırlarım. Etrafımı saran çocuklarıyla birlikte bana şöyle fısıldadı: "Sen burada ilim sahibi olacağını mı sanıyorsun? Asla olamayacaksın."


Ona meydan okudum: "Elinden geleni ardına koyma, senden korkmuyorum!"


Korkunç bir gülümsemeyle, "Göreceksin" dedi. Rüyadan elli dakika sonra, medresede kıyametler koptu. Hocaların odasına daldım ve öğle vakti o kapıdan bir daha dönmemek üzere çıktım. O gün, tutunduğum tüm dallar kökünden sökülmüştü.

Aradan yirmi yıl geçti. Bu kırılma noktasını ilk kez kaleme alıyorum. Babamla yaşadığım o son günü yazdıktan sonra ruhumda yeni bir kapı aralandı. Altı aylık o karanlık hapsin sonunda çıkan Yıldız'ı kabul etmem uzun sürdü; ancak Gazze, bana unuttuğum o ilk Yıldız'ı hatırlattı. O ilk günlerimin saflığı, Gazze'deki Müslümanların o sarsılmaz imanı gibiydi.


Şimdi eski Yıldız uyandı. İçimdeki o ilk ses fısıldıyor: "Bırak her şeyi ve o saf Yıldız ol."


Vesselam.


Not: Hac dönemlerinde şeytan taşlarken yüzümdeki o deli gülümsemenin sebebi budur. 2005'te sen bana gelmiştin, şimdi ben sana iade-i ziyarette bulunuyorum ey İblis! Her attığım taşla, o günkü hesabımızı bir kez daha görüyorum.


 

25 Temmuz 2025 Cuma

Dr. Teysir Süleyman ile Bir Hasbihal


Dr. Teysir Süleyman ile Bir Hasbihal

 

    Buluşma noktasına, içimdeki o dizginlenemez heyecanla vaktinden çok önce ulaştım. Belki de beraber gideceğim dostlarımın üzerinde tatlı bir baskı kurmuş olabilirim; zira o sabahı zor etmiştim. Ne uyku ne de dinlenmek... Ruhum çoktan o buluşma mekanına varmıştı. Gadji kardeşimizin o masum çehresi ve Bilal Hoca’nın sabır küpü vakarıyla, nihayet o mukaddes ana ulaştık.

Aracın kapısı açıldığında, Hamas yöneticilerinden temsilen (Türkiye’deki yetkili )

 Dr. Teysir Süleyman Bey’i beklemeye başladık. Heyecandan bir yandan ağlıyor, bir yandan gülümsüyordum; saniyelik duygu geçişlerim, beni tanımayan biri için pek de alışıldık değildi. Ve tam vaktinde, beklenen o zat geldi.

Bir insanın hakikati görmemesi için dünya gözünün kör olması gerekir. Rabbim, bu nasıl bir teslimiyet, bu nasıl bir iman! Dr. Teysir Bey, sadece kelimeleriyle değil, kalp gözüyle de her şeyin farkındaydı. Toplantı mekanına doğru yol alırken, hayatımda ilk kez bu topraklarda kendimi bir "misafir" gibi hissettim. O nasıl bir ev sahipliği, nasıl bir gönül zenginliğiydi... Aracın içinde yankılanan o samimi "Hoş geldiniz" nidaları, ömrüm boyunca şahit olduğum en derin misafirperverlikti. Kalbimin ritmini dışarıdan duyulacak kadar şiddetli hissettiğim o anlarda, aslında bu ruhu "Kalu Bela"dan beri tanıdığımı fark ettim. Ama geç kalmıştım; İslam’ın tozlu raflar arasından sıyrılıp aydınlığa çıkması gereken bu kutlu yolda, kendimi çok geç kalmış hissediyordum.

 

 İki saati aşan o görüşme, hayatımın tüm yaşanmışlıklarından daha üstün bir mertebedeydi. Gadji’nin başarılı tercümesiyle, Bilal Hoca’nın ve benim soru yağmurumuza karşı Dr. Teysir Bey, adeta bir sükûnet deryası gibiydi. Kontrol edemediğim gözyaşlarım için önüme konulan o peçete kutusu; kalbimdeki acıların, çaresizliklerin ve kendimi kurtaramadığım o bataklık hissinin sessiz çığlıklarına şahitlik ediyordu.

Görüşme ilerledikçe, gerçekliğine inanmakta güçlük çektiğim bir boyuta geçtim. Dr. Teysir Süleyman; İsrail zindanlarında tam 20 yıl esir kalmış, Hamas’ın ilk takas girişimiyle özgürlüğüne kavuşmuş ama davasından bir milim sapmadan, dünyanın dört bir yanında mücadelesine devam eden gerçek bir mücahit... Onun duruşu, ahir zaman ümmetinin tüm asaletini üzerinde taşıyordu. Bilgisi, donanımı ve o sarsılmaz korkusuzluğuyla, imanın en üst mertebesinin canlı bir örneğiydi.

Konuşmalarında ayet ve sünnetin dışına tek bir kişisel görüş dahi sızdırmıyordu. Yaşanılan zulümleri anlatırken ben duymaya dahi tahammül edemezken, o beni şu sözlerle teselli ediyordu.

"Hz. Muhammed (s.a.v.) on üç sene Mekke’de görmediği zulüm kalmamıştı. Biz O’nun ümmetiyiz, bunları yaşayacağız ve bu uğurda şehit olacağız."

 

Yanındaki boş koltuğu göstererek, kısa süre önce orada oturan bir Hamas komutanının Gazze’de şehit düştüğünü anlattı. O korkusuzluk, o "ölmek için yaşama" hali ve en ağır imtihanlara "Elhamdülillah" diyebilme vakarı... Bu hangi boyuttur, hangi makamdır, idrak etmekte zorlanıyordum. Onca acının ortasında tek bir sitem, en ufak bir kaygı ya da tereddüt yoktu.

 

 

Görüşmenin derin içerikleri bizde mahfuz kalsın; ancak onların bizden, bu ümmetten istedikleri çok net:

 

1.BOYKOT: Zulmün çarkına su taşımayı kesmek.

2.DUA: Müminin en güçlü silahına sarılmak.

3.YARDIM: Güvenilir kurumlar aracılığıyla, imkanlar nispetinde maddi destek.

 

     Hepsi bu kadar... Bu kadar az ama bu kadar hayati. O gün o odadan çıktığımda, artık eski ben değildim. İmanın sadece bir söz değil, bir yaşam biçimi ve sarsılmaz bir teslimiyet olduğunu

Dr. Teysir Bey’in şahsında bir kez daha gördüm.


 

23 Temmuz 2025 Çarşamba

SON VEDA ..

 

Babamın Son Vedası


Babamın kapıyı çalmadan, habersizce gelme huyu yoktu. O, nezaketi ve vakarıyla her adımını ölçülü atan bir adamdı. Dünya üzerinde en çok sevdiğim, sığındığım limanımdı o. Hayatın tüm karanlık dehlizlerinde beni sorgulamadan, tek bir ima dahi etmeden yanımda duran tek kişiydi. Evlatlarını Allah rızasını gözeterek, sabırla ve şefkatle büyüten mükemmel bir babaydı. Allah ondan ebeden razı olsun.


10 Şubat 2015... Ofisin kapısı habersizce açıldı. Gelen babamdı. "Baba, neden haber vermeden geldin, bir şey mi oldu?" diye sorarken, bunun son dünya kelamımız olacağını nereden bilebilirdim? O gün uzun uzun konuştuk. Babamın sohbetleri her zaman bir nasihat sofrası gibiydi; söze Ayet-i Kerimelerle başlar, titizlikle araştırdığı sahih hadislerle devam ederdi. Dünya kelamına pek itibar etmez, vaktini İslam’ın hakikatini doğru yaşamak ve yaşatmak için harcardı.


O gün konu derinleşmişti. Bir dostumuzun rüyasını anlatmaya başladı. Rüyada babam, bir su kenarında, bembeyaz ketenleri andıran iki parçalı bir kıyafet içindeymiş. Elinde asaya benzer bir değnek, omzunda içinde bir parça ekmek olan bez bir çanta... Önünde yüzü görünmeyen, her yanına nur saçan bir zat ve onun ardında dört kişi... Onları takip eden yüzlerce insan ve en arkada babam. Babam o akarsuyun içine adımını atıp karşıya geçerken, önündekilere yetişmesi gerektiğini söylüyormuş. Rüyayı gören dostumuz "Ben de geleyim" dediğinde, babam o vakur sesiyle cevap vermiş: "Sen burada bekle kızım, senin gelmen için henüz vakit var..."


O an atmosferi dağıtmak için şakaya vurdum: "Ooo baba, İslam kafilesine katılmışsın!" dedim. Ölüm aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Oysa beş gün önce beni arayıp, "Yakın zamanda biri vefat edecek, rüyamda kefene sarılı birinin başında ağladığını gördüm" demişti. Ben yine hazırcevaplıkla, "Bak ben ölüyorum, kendi cenazeme ağlıyorum" diye geçiştirmiştim. Kendi ölümümü günde yüz kez hayal eder, namazımı kılar, hatta çocukken kendi ölümüme hıçkıra hıçkıra ağlardım da; babamın gidişini bir an bile ihtimal dâhilinde görmezdim. Mümkün değildi, o benim sarsılmaz kalemdi.


Babam nasihatlerine devam ediyordu: "Ah Yıldız, şu dilin... Bir kontrol edebilsen eşin benzerin olmaz ama çok sert konuşuyorsun, kalp kırıyorsun." Ben ise o deli çağımın son demleriyle, "Baba beni sen böyle yetiştirdin, kalbimdekini söylemezsem yaşayamam" diye dikleniyordum. En çok da namazı tembihlerdi. "Baba, ben kılıyorum zaten" dediğimde, "Sana söylemekle yükümlüyüm; çünkü evladımsın ve son nefesine kadar nefsinle şeytan peşini bırakmayacak, aldanma diye söylüyorum" derdi.


Ofisteki herkesle tek tek helalleşip nasihat ettikten sonra yanıma geldi. "Eee kızım, dünya ölüm kalım dünyası" dedi. Sözünü kestim, "Evet baba, benim için ölüm dünyası" dedim. Sabırla tekrar etti: "Yıldız; senin için de, benim için de, tüm canlılar için ölüm dünyası." İlk kez böyle konuşuyordu. Tedirgin olmuştum, sözünü kesiyordum ama o her seferinde sil baştan başlıyordu.


"Eğer ben ölürsem..." dedi. Bu cümleyi ondan hiç duymamıştım. Sesimi yükselttim: "Ya baba, sen ölürsen beni paramparça ederler! Sen varken bile dünyayı burnumdan getirdiler, sen olmazsan beni yok ederler. Senden korktukları için dokunamıyorlar. Senin öldüğün gün ben de ölürüm, zaten insanlar beni öldürür!" diye bağırmaya başladım.


Babam gözlerimin içine derin bir sükûnetle baktı: "Korkma, senin kılına dahi zarar veremezler."


"Geç dalganı baba!" dedim hırsla. "Sana bir şey olsa kim koruyacak beni?"


Babam gülümsedi, o mübarek işaret parmağını semaya kaldırdı: "Kızım, ben seni öyle bir yere emanet ettim ki, hiçbir durumda zarar görmeyeceğinden şüphem yok. Ben seni Emanet Edilenlerin Sahibi'ne, Allah'a emanet ettim. Emanetlerin en yücesine, en güçlü ve sonsuz kudret sahibine... Baban kim ki kızım? O koruduktan sonra senin kılına zarar gelir mi?"


Öyle bir sessizliğe büründüm ki... Ruhum başka bir aleme geçmiş gibiydi. O kadar emin, o kadar tereddütsüz söylemişti ki, sadece sustum. Sonra vasiyetini ekledi: "Kabe'ye ve Medine-i Münevvere'ye hasret gideceğim. Sen gidersen, selamımı iletirsin..." dedi ve gitti.


Üç gün sonra telefonum çaldı. Ekranda "Babam" yazıyordu. Açtım. Karşıdaki ses: "Babanız hastanede..." dedi.


Şimdi bir yanım öyle güçlü ki, ne olursa olsun başım eğilmiyor; çünkü kimin emaneti olduğumu biliyorum. Bir yanım ise öyle sessiz ve özlem dolu... Babamdan öğrendiğim en büyük hakikat şudur: Allah bir kulunu korursa, tüm dünya birleşse ona zarar veremez.


Ben, en yüce makama emanet edilmiş bir yetimim. Başım dik, gönlüm razı. Selamını ileteceğim baba, söz veriyorum.


   Kabe’ye Babamı kaybettikten sonra gittim. Oradaki Aşkın sebebi Sonsuzluk ..


 

 

 

17 Temmuz 2025 Perşembe

Gazze'm Canımın Canı ..

Gazze: Vicdanın Yangın Yeri


   Gazze... Bir an bile zihnimden silinmeyen, ruhumun en derin sızısı. Yediğim lokmadan, uyuduğum yataktan, başımı soktuğum evden utanıyorum. Namazlarımın her rüknünde, dualarımın her cümlesinde yalnızca Gazze var. Dilim, Gazze’den sonra başka bir kelam etmeye haya ediyor.


Her yeni güne uyanırken, dünyadan haber almak için elime aldığım o ekrana bakarken ruhum daralıyor. Gecelerim, sessiz feryatlarla ve sabahlara dek süren gözyaşlarıyla bölünüyor. "Cehennemde nasıl yanacağım?" sorusu, bir kor gibi yüreğime düşüyor. Hayatım boyunca hiçbir günah beni bu denli dehşete düşürmedi. Bu vebal, bin kez tövbe etsem de arınmayacak bir kir gibi ruhuma yapıştı. Ne bu yükten kurtulabiliyorum ne de kendimi bu mahcubiyetten azat edebiliyorum.

Biliyorum, belki de Cennet’in kokusunu bile duyamayacağım. Zira Tevbe Suresi 38. ayet-i kerime, bir tokat gibi iniyor yüzüme:


"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın!' dendiğinde olduğunuz yere çakılıp kaldınız? Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? İyi bilin ki, ahiretin yanında dünya hayatının zevki hiç denecek kadar azdır."


Biz, olduğumuz yere çakılıp kaldık.


Gazze’li bir gencin o sarsıcı vasiyeti kulaklarımdan silinmiyor: "Şehit olduğumda Rabbime kavuşunca ilk işim Müslümanları şikâyet etmek olacak. Hakkımı onlardan alacağım." O genç, aziz bir topluluğun ferdi olarak Allah’ın dinini korumak, Kur’an’ın emirlerini yaşatmak ve Resulullah’ın (s.a.v.) izinden gitmek için canını feda ederken; biz iki milyar Müslüman, onları yapayalnız bıraktık. Onlar bizden davacı ve bu davalarında sonuna kadar haklılar.

Ben de davacıyım; başta kendimden, sonra bu sessizliğe bürünen herkesten. Biz onları sadece yalnız bırakmadık; biz yerin dibine geçtik. Dünyanın ağzımıza çaldığı bir parmak balın tadına, ebedi ahiretimizi feda ettik. Bile isteye, tereddüt etmeden Cehennem yoluna revan olduk.


Vicdan... Elle tutulmayan ama insanın tüm dünyasını yerle bir eden o muazzam mahkeme. İçimdeki yangın sönmüyor. Bu dünyadan tat almayı çoktan bıraktım. Kendi içimde bitmek bilmeyen bir savaşın ortasındayım. Çalışıyorum, çabalıyorum, kimseye minnet etmiyorum ama kendime bile bir hayrım dokunmadan nefes alıp veriyorum. Neden bırakıp gidemiyorum? Neden kardeşlerimle birlikte o şerefli ölüme yürüyemiyorum?


Değerli bir dostumun sözü yankılanıyor zihnimde: "Yıldız, biz Gazze’de şehit olamayacak kadar günahkârız. Orada şehit olmayı hayal bile etme." Nasibi olan, şehadete giden bir yol buluyor; biz ise nasipsizliğin kuyusunda takılı kaldık. Yıllarca soframıza koyduğumuz, üzerimize giydiğimiz her şeyle o zulmün çarkına su taşımışız. Ben nasıl bir Müslümanım? Kendi şahsıma "Müslümanım" demekten hicap duyar hale geldim. Boğazıma kadar bataklığa batmışken, şimdi neyi sorguluyorum? Bir anda arınmak mümkün mü? Ruhun tasfiyesi, koca bir ömre bedelken...


2022’de Kudüs’e gittiğimde anlamıştım bir şeylerin yanlış gittiğini. Filistin halkıyla tanıştığımda, İslamiyet’in benim zannettiğim şey olmadığını gördüm. Onlara bakınca hissettiğim o derin utanç, tüm benliğimi sarmıştı. Beşikteki bebekten, yatağındaki yaşlıya kadar her birinden iman fışkırıyordu. Ya sonrası? 2023 yılı, hakikati bir tokat gibi yüzüme vurdu. Fark ettin ama değişmedin. Şimdi neyi onarmaya çalışıyorsun? Çok geç kaldın. Doğruları defalarca gördün ama harekete geçmek için kıyametin kopmasını mı bekledin? İşte o kıyamet koptu.


Hz. Musa (a.s.) asasını vurduğunda Kızıldeniz ikiye ayrılmıştı. Firavun, denizin ortasında çaresiz kalınca, ölüm meleğini görmeden hemen önce iman etmişti. Ama vakit dolmuştu. Ölüm anındaki tövbenin bir hükmü yoktu ve kabul edilmedi. Peki, biz hangi denizin ortasında kalmayı bekliyoruz?

Ah Gazze’m... İçimdeki acıyı tarif edecek ne bir kelam ne de bir nefes kaldı. Kendi halime acıyorum. Her geçen gün Cehennem ateşinin hararetini ensemde hissediyorum. Her bir şehidin şahadetine şahitlik ederken, onlar adına "Elhamdülillah" diyerek seviniyorum; ancak yere düşen her damla şehit kanının hesabını verme korkusuyla kendim için ağlıyorum.

Yine de bu acziyetimin içinde teselli bulduğum bir hakikat var: Dünya gözüyle, Cennet’e yürüyen o ahir zaman ümmetini gördüğüm için kendimi nasipli addediyorum. Cennet ehli insanları bu dünyada görebilmek bile, Rabbimin bizlere sunduğu en büyük nimetlerden biridir.




13 Temmuz 2025 Pazar

SECDE HALİ

   İki avucun birleştiği, gözlerin kapandığı o an; bazen başı secdeye bırakıp öylece kalakalmak... Tüm seslerden uzaklaşılan, en ufak bir tereddüdün dahi hislere dokunamadığı o kıymetli anların değeri, gökleri ardında bırakır. Arşa yükselen ruh, aslında o makama hiç de yabancı değildir. Anne karnındaki o mutlak güven duygusu, bu halin yanında ne ki?


Hiçbir lezzetin erişemediği, kalbin bildiği ama dilin anlatmaya güç yetiremediği hakikatler nasıl saklanabilir? Kalbin konuştuğunu duymak kadar güzel bir söyleşi yoktur bu fani hayatta. Dilin konuşmaktan haya ettiği, gözlerin kapalıyken görülebilenleri, gözleri açmaktan kaçınırcasına âmâ olmanın temizliğine ulaşmak, bambaşka bir idrak gözü olsa gerek.


Nefesin tarifsiz bir lezzete dönüştüğü, mutluluğun zirvelere ulaştığı, parayla satın alınamayacak olan kıymetli Huzur ile bağ kurulan vakit. Misafir olduğun yer seni kıskanır; zira Ev Sahibi, tüm dünyaları yaratan Rabbindir. Eşi ve benzeri olmayan O'nunla birlikteyken, insan hiç eksik kalır mı? Kime ihtiyaç duyar ki? Dünya, böyle bir bolluk görmedi. Esasında mesele, Eksiksiz ve Tam olabilmektir. Çünkü sığındığın Güç, Kusursuz ve Sonsuzdur.


Bu hayatta defalarca, yüzlerce, binlerce kez sınanırsın. Her seferinde üzerine daha fazlası eklenir. Sınırların zorlanır. İnsan gücünün dayandığı ne varsa, yarı yolda kalmaya mahkûmdur. Mal, mülk, can, aile, eş, dost, çocuk... Elle tutulan, gözle görünen ne varsa, er ya da geç seni bırakıp gidecek, yarı yolda kalacaksın. En çok sevdiğinle imtihan edilecek ve kaybederken bomboş bir odanın ortasında tek başına kalacaksın. Kaybedeceksin. Ve ilk kaybettiğin kişi, kendin olacak.


Ya bulursun, ya bulunursun. Bazen kendinden kaçmak, kaybolmak bir ihtiyaca dönüşür. Sonra bir şeyler değişmeye başlar. En dipte, en karanlıkta, en zor anında bulursun KENDİNİ. Aslında hiç kaybolmamışsın, hiç zor durumda bırakılmamışsın; hep korunmuşsun, tüm sorunların hep çözülmüş.


Bu hakikati fark ettiğin an, secde hâlinde kalakalırsın. Bir daha başka bir arayışın telaşına girmezsin. Kesin çözümü bilirsin. Artık başka bir dünyanın esiri olursun. Öyle bir esaret ki, tutsak olduğun o dünya, senin kurtuluşuna açılan bir kapıdır. Ellerinde kelepçeler, ayaklarında bağlı halatlar, sözlerin mühürlü, gözlerin ise görünmezliklerde... Bilirsin ki, vazgeçtiğin aslında kendin değilmiş; o, kurtuluşun için bir bağ, inancın en temel hücresiymiş.


Şimdi ne mi oldu?


KORKUSUZ BİR İNSAN.


Tek teslimiyet Allah'a.




2 Haziran 2025 Pazartesi

2025 !

      Ruhun Sessizliği ,

    

       Kur'an-ı Kerim, insanoğlunun varoluşundan kıyamete dek sürecek olan hayat serüveninde, Helal ve Haram'ın sınırlarını kesin bir dille çizer ve yaşamın tüm inceliklerini bu temel üzerine inşa eder. Sünnet ise, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mübarek hayatıyla bu ilahi beyanı ete kemiğe büründürmüş, en kamil manada tamamlamıştır.

 

Her birey, bu dünyadaki imtihanında kendi sorumluluk payını omuzlanır; bu yolda atacağı her adımın, varacağı her durağın hesabını bizzat kendisi verecektir. Ancak tüm bu bilinenlerin ötesinde, idrak perdemizi aşan, bu fani alemde sırrına vakıf olmamızın imkansız kılındığı mutlak bir hakikat mevcuttur: Tövbe kapısının ardındaki ilahi hüküm.

 

Cenab-ı Hakk'ın, bir kulunun nedametini kabul edip etmediğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu belirsizlik girdabında, sarsılmaz bir umutla O'nun rahmetine sığınırız. Belki de bizi umuda bu denli sıkı sarılmaya iten asıl sebep, onun zıddını, yani reddedilişin o kahredici ihtimalini aklımıza dahi getirmeyişimizdir. Bu tek yönlü iyimserlik, bizi günahın cazibesine karşı savunmasız bırakarak yanılgıya mı sürüklüyor? Affedilme beklentisi, bizi ilahi sınırlara karşı cüretkar mı kılıyor?

 

Peki ya affedilmez ve ilahi adaletin tecellisiyle cezalandırılırsak? O vakit, Cehennem'in o dehşet verici azabını göze alabilecek miyiz? İşte bu derin tefekkür okyanusunda kulaç atarak bugüne eriştim.

 

Affedilip affedilmeyeceğimi bilemem; zira bu, yalnızca Allah'ın (c.c.) katında verilecek bir karardır. Yüküm ağır, boynum bükük. Huzurunda secdeye kapanıyor, yalnızca Sana boyun eğiyorum, Ya Rabbim. Senden gelecek her lütfa da, her kahra da razıyım. Çünkü ben, Senin aciz bir kulunum.

AMİN

RABBIL ALEMİN


28 Nisan 2025 Pazartesi

BAMBAŞKA BİR GÖZLEM

 

SORGULAMALAR DERİNLEŞİNCE 


        Bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmenin ağır mesuliyetini omuzlarımda hissederek, İslamiyet’in o saf ve berrak pınarından uzaklaşan "geleneksel dindarlığı" bir gözlemci edasıyla değil, bizzat bu sancıyı çeken bir mümin yüreğiyle tefekkür ediyorum.

İslamiyet, öylesine anlatılacak bir hikâye değil; her bir zerresiyle yaşanması gereken bir hakikattir.

Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dünyayı teşrif ettiği tarih üzerine yapılan miladi ve hicri takvim tartışmaları, aslında çok daha derin bir meselenin habercisidir. Biz Müslümanlar için zamanın ölçüsü, Hicret ile mühürlenmiş olan Hicri takvimdir. Lakin bugün, aslı Hicri takvimde olan kutlu bir doğumu, neden miladi takvimin dar kalıplarına hapsederek "Kutlu Doğum Haftası" adı altında kutluyoruz?

Daha da mühimi; hiçbir kesinliği olmayan, ihtilaflı tarihler üzerine bina edilen bu "kutlama" kültürü, İslamiyet’in o sarsılmaz ve net duruşuyla ne denli örtüşmektedir?

Sadece ülkemize has olan ve İslam dünyasının geri kalanında emsali bulunmayan bu kutlama haftaları, kandil geceleri ve Mevlid-i Şerif merasimleri üzerine bir şerh düşmek zorundayım.

"Hurafe" diyerek kalpleri kırmak istemem; lakin bu uygulamaların ne Efendimiz döneminde ne de Dört Büyük Halife ve mezhep imamlarımızın devrinde bir karşılığı olmadığını bilmek, ruhumda derin bir sorgulama başlatıyor.

Resûlullah’a duyduğumuz sevgi, canımızı ve malımızı feda edecek kadar azimdir. Ancak bu sevgi, yılda sadece bir gün miladi takvime göre toplanıp salavatlar getirmekle mi ispat edilir?

 Geriye kalan 364 gün boyunca O’nun sünnetinden, ahlakından ve yaşantısından fersah fersah uzak kalırken, bir günlük merasimlerle vicdanımızı mı teskin ediyoruz?

  Bu tür programların, İslam’ın asıl yaşanması gereken sünnet ve farzlarının üzerini örten bir perdeye dönüştüğünü düşünmekten kendimi alamıyorum.Kandil gecelerinde camileri dolduran, sabahlara kadar ibadet eden o muazzam kalabalığı, ne hazindir ki İslam’ın en büyük farzlarından biri olan Ramazan orucunda veya beş vakit namazda aynı yoğunlukla göremiyoruz.

  Yılda beş gece "dindar" olup, geri kalan zamanda İslam’ın emir ve yasaklarını askıya almak, kimin kandırmacasıdır?

    Bizler farzları terk edip, sonradan ihdas edilmiş geleneklerle ferahlamaya çalışırken, aslında İslamiyet’in özünden bir haber mi yaşıyoruz?

  En can alıcı nokta ise Mevlid-i Şerif merasimleridir. Ölünün ardından 7, 40 ve 52. günlerde okutulan mevlidlerin,

  Kur’an-ı Kerim’in 6236 ayetinin hangisinde bir dayanağı vardır? Kur’an, dirilere yol göstermek için inmiş bir rehber iken, biz onu sadece ölülerin ardından okunan bir merasim kitabına mı indirgedik?

  Geçmişlerimize dua etmek, mağfiret dilemek elbette borcumuzdur; lakin bunu İslam’da aslı olmayan şekillere büründürmek, dinde bir tahrifat değil midir?

   Toplum olarak, farzları yerine getirmemenin verdiği o derin huzursuzluğu, bu geleneksel törenlerle bastırmaya çalışıyoruz. Çünkü bu törenler, İslam’ın emrettiği o ağır sorumluluğu ve nefis terbiyesini değil, anlık bir duygusal rahatlamayı vaat ediyor.

 Oysa biz, doğruluk ve hakikatin peşinde değil, "bize dokunmayan yılanın" huzurundayız. Ölümlü olduğumuzu biliyor, lakin hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.Kur’an-ı Kerim, ayda yılda bir okunup rafa kaldırılacak bir metin değil; her nefeste yaşanacak bir hayat nizamıdır. Müslümanım diyorsak, işimize geldiği gibi yaşama lüksümüz yoktur. Aksi takdirde, Fasık mümin olmak da bir tercih meselesi haline gelir.

   Efendimiz’in hayatını yılda bir gün değil, her anımıza nakşetmek mecburiyetindeyiz. Sevginin en büyük nişanesi, sevilenin yolunda gitmektir. Binlerce hadis ve yüzlerce sünnet bizi beklerken, biz sadece üç-beş şekilsel uygulama ile mi O’na olan bağlılığımızı kanıtlayacağız?

  Allah’ın emirlerini çiğneyip, kendi ihdas ettiğimiz günlerle O’nun rızasını aramak beyhude bir çabadır.Artık sessizce sorgulamaktan yoruldum. Bu karmaşanın ve özden uzaklaşmanın tek bir ilacı vardır; o da ilahi beyandır.

   "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın..." (Âl-i İmrân, 103)Biz ancak o ipe, yani Kur’an’ın ve sahih sünnetin özüne sarıldığımızda, bu geleneksel prangalardan kurtulup hakiki İslam’ın aydınlığına kavuşacağız

 


24 Nisan 2025 Perşembe

YILLARDIR ANLATAMADIĞIM KONU ..

 

  FASIK ..

 

     Bazen bilgi eksikliği, insanın ruhunda ne denli derin ve karanlık bir boşluk oluşturur. Yıllardır içimde taşıdığım, aklımla izah etmekte zorlandığım ve kelimelere dökemediğim o sancılı hakikatin adıyla tanıştığım an; yaşadığım sarsıntıyı tarif etmem mümkün değil. Son on yılı aşkın süredir, gerek ikili sohbetlerimde gerekse hararetli tartışmalarımda, eksik bir bilgi nedeniyle bir türlü nihayete erdiremediğim o vicdani boşluk, nihayet "Fasık" kavramıyla doldu.

  Toplumsal bir yara olarak, sayıları her geçen gün artan bir çoğunlukla karşı karşıyayız. Çevremde, binlerce kez şahitlik ettiğim o bildik savunma.

     "Ben Allah’ı inkâr etmiyorum, Peygamberimi çok seviyorum; lakin işlediğim günahları da Allah affeder, zira O merhametlilerin en merhametlisidir." Bu sözler, bugün muazzam bir yoğunlukla birer inanç kalesi gibi savunuluyor.

   Ancak ben, bu tesellilerin karşısında her zaman şu sarsılmaz hakikati haykırdım. Allah (Celle Celâluhu) Cenneti de yaratmıştır, Cehennemi de; ve yemin olsun ki her ikisi de dolacaktır.İşlenen günahların bedeli ödenmeden, o ilahi arınma gerçekleşmeden Cennet kapılarının açılacağını düşünmek, hakikate göz kapamaktır. Bu sözlerim çoğu zaman "katı" ve "acımasız" bulundu; Allah’ın sonsuz merhametine gölge düşürmekle itham edildim. Oysa benim tek derdim şuydu. Allah’ın merhameti haktır, lakin azabı da bir o kadar gerçektir.Ruhumun en büyük yükü, adaletin tecellisindeki o ezelî dengedir.

 Asr-ı Saadet’te günahkârlara uygulanan ağır hükümler ile günümüz Müslümanlarının "günahın cezasız kalacağı" zannı arasındaki uçurum, kalbimde büyük bir sızıydı. Zira Hak, yeryüzünde hiçbir zaman haksızlığı benimsememiş; adaletin terazisi zamanla değişmemiştir.

   İşte "Fasık" kavramı, bu acziyetimin ilacı oldu. Allah’ın emirlerini kabul edip Müslüman olduğunu ikrar eden, ancak yasakları çiğnemekte ısrar edip "Nasıl olsa affedilirim" gafletine düşen her bir ferdin İslami literatürdeki adı budur.

    Müslüman, emirleri yerine getirmekle mükelleftir; kusur işlediğinde ise tövbe kapısı sonuna kadar açıktır. Lakin tövbeyi bir kalkan yapıp günaha devam etmek, ilahi adaleti hafife almaktır.

    Faiz, kumar, içki, zina... Hepsi haramdır. Namaz, oruç ve örtünmek... Hepsi farzdır. İslamiyet, mazereti olanlara kolaylık sunar; ancak bilerek ve isteyerek bu emirleri terk edenler için "Fasık" hükmünü koyar. Bu bir insan yakıştırması değil, dinin apaçık beyanıdır.

  Geçtiğimiz gün kadim bir dostumun iftar sofrasında, mevzu yine o ezelî hakikate geldiğinde soruldu.  "Hacım, Fasık ne demektir?" Çocukluk yıllarımda öğrendiğim ama zihnimin tozlu raflarında unuttuğum o bilgi, bir şimşek gibi çaktı beynimde.

     "İşte bu!" dedim yüksek sesle. Yıllardır anlatmaya çalıştığım, feryat ettiğim ama adını koyamadığım o büyük boşluk buydu.Hatta bu hakikati bizzat kendi nefsimden örnekleyerek haykırdım. "İslamiyet’in emrettiği şekilde örtünmediğimi biliyorum, bunu inkâr etmiyorum; işte bu halim, bu sıfatın bendeki karşılığıdır." Günahlarımız büyüktür. Tövbe ettiklerimizin akıbetini ancak Mahşer günü öğreneceğiz. Lakin ısrarla devam ettiğimiz günahlar için ne sahte bir umut besliyorum ne de adaletsiz bir netice bekliyorum.

 Ölüm ansızındır ve yaşadığımız her bir günahın bedeli, adalet terazisinde tartılacaktır.Meseleyi daha sarsıcı bir gerçekle mühürleyelim.

    Gazze’de can veren, imanın zirvesini yaşayan o mümin ruhlar ile toplumsal günahlar içinde yüzen bizlerin aynı Cenneti hayal etmesi, ilahi adalete sığar mı?

   Eğer böyle bir eşitlik hayal ediyorsak, bu, o yüce şehitlerin hakkına girmek, Allah’ın vaat ettiği ebedî adalete haksızlık etmek olur.Hakikat tektir ve adalet, her bir zerrenin hesabının sorulacağı o büyük günde mutlak surette tecelli edecektir.

 

Vesselam

 

Yıldız Soylu

17 Nisan 2025 Perşembe

ANLAŞILMAZ ANLATIM

 

   100 YILIN GERÇEK YÜZÜ

 

    Kâh gafletin dipsiz kuyusuna rıza göstermek, kâh tüm sefalete can pahasına bir isyanla müdahale etmek arasında salınıp duruyorum. Doğrular yok olmuş bir hayalet gibi, yanlışlar ise baş tacı edilen bir döngünün içerisinde kaybolup gidiyoruz.

    İyilik mefhumu, hafızamın en ücra köşesine sürülmüş bir hatıra artık. Habasetin bu denli kesif olduğu bir çağda, zerre miskal hayır kalmadı içimizde. El birliğiyle, güzel olan ne varsa yok ettik. Kötülükleri tıka basa yuttuk, sindirdik.

    Diyorum ki; arz, bu denli bir sefaletin üzerinde nasıl dayanıyor, nasıl tahammül ediyor?Gökyüzü, bu denli zifiri bir karanlığa hiç bürünmemişti. Kaskatı kesilmiş bir vicdan gibi, rahmetini esirgiyor.

  Yağmur, artık arınma değil; başımızın üzerinden akan, ruhumuzu kirleten bir çamur misali.

 Kar, temizliğini yitirdi; yağdıkça çamura bulandı. Hava, zehir solur gibi nefessiz bıraktı.

Yeşilimsi ağaçlar sarardı, meyve vermez oldu.

Kimin umurunda?

Taş toprak yok oldu, beton yük taşımaz oldu, dağ barındırmaz oldu. Kimsenin ne umurunda, ne de idrakinde.

Bulutlar bize küstü.

Ay aydınlatmaz, Güneş ise kalpleri ısıtmaz oldu. Buz kesti her yer, dondu ve parçalandı; yine de kimsenin umurunda olmadı.Kaybımız bir anda olmadı; bir bir, ilmek ilmek yitirdik. Evvela masumiyetimizi feda ettik. Ardından sevgi, iman, sabrın metaneti, onurun asaleti ve hepsinden ağırı, haya perdemizi yırtıp attık. Kaybolan yıllar değil, beşeriyetin izzeti oldu.

 Elimizden alınmadı; her bir vaziyetimizi bile isteye, kendi ellerimizle teslim ettik. Hal böyle olunca, başımıza onca kıyamet koptu da, bir tanesi dahi "benim kusurumdur" diyemedik. Bu idraksizliğimiz de cabası.

Yabancılaştık.

İlk başta kendimizin yabancısı olduk. Hakikatten koptuk.

Gözler, alışılagelmemiş ne varsa onu normalleştirdi. Normaller kayboldu. Su kirlendi. Temizlik nedir unuttuk. Arsız olduk, yolsuz yolcu olduk. Ama bir İNSAN olamadık. İnsanlık kavramını askıya astık. Hatta hiç işimiz olmadı.

Nasiplenmedik, öğrenmedik. Her şey tüketme üzerine kuruldu: "Benim hakkım, benim canım, benim keyfim..."Sonrasında kala kaldık.

Bu yüzyılın en sefil yaşayan canlıları diye başrol oynadık. Milyonlarca yıllık tarihe sahip Dünya'nın en yüz karasının ilk temellerini bizler attık. Miladi değişimi bizler başlattık.

Hiç yeryüzü bu kadar kirlenmemişti. Hiç bu kadar çığırından çıkan bir toplum olmamıştı. Duyduklarımızın üzerine, hiç duyulmamış yaşanmışlıklara şahitlik ettik.

Bu sefer göklere yükselen, günahlarımızın dumanı değil; tonlarca bombanın dehşetiyle arşa yükselen insan bedenlerinin feryadı oldu.

Gözlerimiz bunları da gördü.Biz ne olduk böyle? Biz, neslinin en korkunç hallerini yaşayan ve bu kirlerin kök saldığı bir toplumun bireyleri olarak, nasıl hâlâ arınmayı hayal edebiliriz?

 Ellerimizde kan var; milyonlarca ölen çocukların, kadınların, yaşlıların, sivillerin, İslamiyet'i yaşayan mümin ve müminelerin paramparça şehadetlerine şahitlik ettiğimiz günlerin yaşayanı olarak, vay halimize!

Derin bir tefekkürle düşününce; bu kadar haksızlığın içerisinde Allah (Celle Celâluhu), Cennet ehli kullarını bu karanlığın içerisinde bırakacak değildi.

 Biz, Dünya'nın (kul) zulmü karşısında dehşete düşerken, nasıl akıl edemeyiz ki; Allah'ın Cehennem için ertelediği o günün azabına koştuğumuzu nasıl görmüyoruz?

Aklım almıyor.Ah Yıldız, vah Yıldız!

Acınası haline bir yer bulamayan Yıldız.

Ölüm istersin de, ölüm bile haktan.

Günahlarının süresi ne zaman biterse onu bile kâr sayan Yıldız.

 Cennetten umudunu yitirmiş, Cehennemden kurtuluşunun olmadığına, nefesi kadar yakın olan Yıldız. Sonsuza kadar Cehennemde kalırım korkusuyla, ne kadar çabuk ölürsem, günahımca cezamı öderim, sonunda Cenneti hayal eden, aciz Yıldız!

Ne kadar çaresizsin. Ne kabul edebiliyorsun, ne de bir şey yapabiliyorsun.

 Bu çaresizlik kahrediyor, içimi paramparça ediyor.

Ama işte bu "ama" yok mu?

Bildiğin tüm doğruları yakan, tüm kötülüklerin içerisinde yaşamaya mahkûm bırakan.

 

 

 

Ruhun Sessiz Çığlıkları 


  YILDIZ SOYLU 

Gazze

  Gazze !   Hakikate Son Adım   Yıkılan sadece küçük bir ev midir? Duvarları yerle bir olan, yalnızca bir insana ait yaşam alanı mıdır? Yana...