Ruhun Sessizliği ,
Kur'an-ı Kerim, insanoğlunun varoluşundan
kıyamete dek sürecek olan hayat serüveninde, Helal ve Haram'ın sınırlarını
kesin bir dille çizer ve yaşamın tüm inceliklerini bu temel üzerine inşa eder.
Sünnet ise, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mübarek hayatıyla bu ilahi beyanı ete
kemiğe büründürmüş, en kamil manada tamamlamıştır.
Her birey, bu dünyadaki imtihanında kendi sorumluluk payını
omuzlanır; bu yolda atacağı her adımın, varacağı her durağın hesabını bizzat
kendisi verecektir. Ancak tüm bu bilinenlerin ötesinde, idrak perdemizi aşan,
bu fani alemde sırrına vakıf olmamızın imkansız kılındığı mutlak bir hakikat
mevcuttur: Tövbe kapısının ardındaki ilahi hüküm.
Cenab-ı Hakk'ın, bir kulunun nedametini kabul edip
etmediğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu belirsizlik girdabında,
sarsılmaz bir umutla O'nun rahmetine sığınırız. Belki de bizi umuda bu denli
sıkı sarılmaya iten asıl sebep, onun zıddını, yani reddedilişin o kahredici
ihtimalini aklımıza dahi getirmeyişimizdir. Bu tek yönlü iyimserlik, bizi
günahın cazibesine karşı savunmasız bırakarak yanılgıya mı sürüklüyor? Affedilme
beklentisi, bizi ilahi sınırlara karşı cüretkar mı kılıyor?
Peki ya affedilmez ve ilahi adaletin tecellisiyle
cezalandırılırsak? O vakit, Cehennem'in o dehşet verici azabını göze alabilecek
miyiz? İşte bu derin tefekkür okyanusunda kulaç atarak bugüne eriştim.
Affedilip affedilmeyeceğimi bilemem; zira bu, yalnızca
Allah'ın (c.c.) katında verilecek bir karardır. Yüküm ağır, boynum bükük.
Huzurunda secdeye kapanıyor, yalnızca Sana boyun eğiyorum, Ya Rabbim. Senden
gelecek her lütfa da, her kahra da razıyım. Çünkü ben, Senin aciz bir kulunum.
AMİN
RABBIL ALEMİN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder