KUSURSUZ BİR AN
Biliyorsun... En sevdiğim yer o kumsaldır. Hangi vakit olursa olsun, ayakkabılarımı çıkarıp, yalın ayak yürüdüğüm o kutsal sığınak. Havanın soğuk olması kimin umurunda? Bir kenara bıraktığım ayakkabılarım ve içlerine özenle yerleştirdiğim çoraplarım, sanki medeniyetin kendisiymiş gibi geride kalır. Kumsaldaki kum tanelerinin arasındaki o keskin çakıl taşlarının ayaklarıma her batışı, bana yaşadığımı, hissettiğimi hatırlatan acı ama tatlı bir gerçektir.
Her adımda kıyıya biraz daha yaklaşıyorum. Üstümün başımın ıslanması umurumda değil. Rüzgâr, tatlı sert esiyor; birazdan karanlığın çökeceğini haber verir gibi. Ama denizin suyu, inatla sımsıcak. İşte bu an, kusursuz gibi. Nasılda huzur dolu... Özgürce denize doğru yürümek, havanın o keskin soğukluğunun, denizin o anaç sıcaklığı içinde kaybolup gitmesi... Dalgaların sesi, yeryüzündeki hiçbir bestekârın yazamayacağı, tarifsiz bir müzik. Gözlerimi hiç açmak istemiyorum. Sanki o anı gözlerimle değil, ruhumun en derinine, beynimin her bir hücresine kazımak istercesine yaşıyorum. Önümde uzanan deniz, sonsuzluğa giden bir yol gibi. Ve o yol, üzerimdeki tüm üzüntüleri alıp götüren bir huzur nehri.
Oldukça vakit geçmiş olmalı. "Birazdan," diyorum kendi kendime, "kıyıdaki o küçük restorana gider, odun sobasının başında ıslak kıyafetlerimi kuruturum."
Ama tam o an... Akşam ezanının o ilahi sesi yükseliyor: "Allahu Ekber..."
İşte o an, denizden ayrılma zamanının geldiğini anlıyorum. Kıyıdan adım adım uzaklaşırken, elime aldığım ayakkabılarımla, ayağıma batan o belli belirsiz cisimlerle, havanın o sert rüzgârı ve üzerimdeki ıslak kıyafetlerin soğukluğuyla, caminin yolunu tutuyorum. Kapıdan içeri girerken, elimdeki ayakkabıları, o son dünyevi yükü de bırakıyorum eşiğe. Yalın ayak yürüdüğüm o uzun mesafe boyunca hissettiğim mutluluk, tarifsiz.
Ayaklarımdaki kum tanelerini temizlemek için eğildiğimde, etraftaki birkaç garip bakışa aldırış etmeden, en sevdiğim yerde, O'nun huzurunda namaza duruyorum. Kıyafetlerimden sızan deniz suyunun soğukluğu, şimdi daha da keskin. Ama secdeye vardığım o an, tüm o dünyevi hisler kayboluyor. Bir bütün olmanın, maneviyatın o biçilmiş kaftanını giymenin, sayısız umudu aynı anda yaşamanın ne demek olduğunu, ancak yaşayan bilir.
Semaya yükselen duaların ardından kapı eşiğine geldiğimde, önce çoraplarımı giyiyorum, sonra ayakkabılarımı. Ayak uçlarım ısınıyor sanki. Koşar adımlarla restorana girip, sırtımı odun sobasına dayıyorum. Isınıyorum. Kurulanıyorum. Önce bir bardak çay içiyorum, sonra da gülümsüyorum kendi kendime.
Kimine göre deliyim, kimine göre akılsız.
Ama bana göre, ne hissediyorsam onu yaşamaktan bir an bile kaçınmayacak kadar cesurum.
