Dr. Teysir Süleyman ile Bir Hasbihal
Buluşma noktasına,
içimdeki o dizginlenemez heyecanla vaktinden çok önce ulaştım. Belki de beraber
gideceğim dostlarımın üzerinde tatlı bir baskı kurmuş olabilirim; zira o sabahı
zor etmiştim. Ne uyku ne de dinlenmek... Ruhum çoktan o buluşma mekanına
varmıştı. Gadji kardeşimizin o masum çehresi ve Bilal Hoca’nın sabır küpü
vakarıyla, nihayet o mukaddes ana ulaştık.
Aracın kapısı açıldığında, Hamas yöneticilerinden temsilen
(Türkiye’deki yetkili )
Dr. Teysir Süleyman
Bey’i beklemeye başladık. Heyecandan bir yandan ağlıyor, bir yandan
gülümsüyordum; saniyelik duygu geçişlerim, beni tanımayan biri için pek de
alışıldık değildi. Ve tam vaktinde, beklenen o zat geldi.
Bir insanın hakikati görmemesi için dünya gözünün kör olması
gerekir. Rabbim, bu nasıl bir teslimiyet, bu nasıl bir iman! Dr. Teysir Bey,
sadece kelimeleriyle değil, kalp gözüyle de her şeyin farkındaydı. Toplantı
mekanına doğru yol alırken, hayatımda ilk kez bu topraklarda kendimi bir
"misafir" gibi hissettim. O nasıl bir ev sahipliği, nasıl bir gönül
zenginliğiydi... Aracın içinde yankılanan o samimi "Hoş geldiniz"
nidaları, ömrüm boyunca şahit olduğum en derin misafirperverlikti. Kalbimin
ritmini dışarıdan duyulacak kadar şiddetli hissettiğim o anlarda, aslında bu
ruhu "Kalu Bela"dan beri tanıdığımı fark ettim. Ama geç kalmıştım;
İslam’ın tozlu raflar arasından sıyrılıp aydınlığa çıkması gereken bu kutlu
yolda, kendimi çok geç kalmış hissediyordum.
İki saati aşan o
görüşme, hayatımın tüm yaşanmışlıklarından daha üstün bir mertebedeydi.
Gadji’nin başarılı tercümesiyle, Bilal Hoca’nın ve benim soru yağmurumuza karşı
Dr. Teysir Bey, adeta bir sükûnet deryası gibiydi. Kontrol edemediğim gözyaşlarım
için önüme konulan o peçete kutusu; kalbimdeki acıların, çaresizliklerin ve
kendimi kurtaramadığım o bataklık hissinin sessiz çığlıklarına şahitlik
ediyordu.
Görüşme ilerledikçe, gerçekliğine inanmakta güçlük çektiğim
bir boyuta geçtim. Dr. Teysir Süleyman; İsrail zindanlarında tam 20 yıl esir
kalmış, Hamas’ın ilk takas girişimiyle özgürlüğüne kavuşmuş ama davasından bir
milim sapmadan, dünyanın dört bir yanında mücadelesine devam eden gerçek bir
mücahit... Onun duruşu, ahir zaman ümmetinin tüm asaletini üzerinde taşıyordu.
Bilgisi, donanımı ve o sarsılmaz korkusuzluğuyla, imanın en üst mertebesinin
canlı bir örneğiydi.
Konuşmalarında ayet ve sünnetin dışına tek bir kişisel görüş
dahi sızdırmıyordu. Yaşanılan zulümleri anlatırken ben duymaya dahi tahammül
edemezken, o beni şu sözlerle teselli ediyordu.
"Hz. Muhammed (s.a.v.) on üç sene Mekke’de görmediği
zulüm kalmamıştı. Biz O’nun ümmetiyiz, bunları yaşayacağız ve bu uğurda şehit
olacağız."
Yanındaki boş koltuğu göstererek, kısa süre önce orada oturan
bir Hamas komutanının Gazze’de şehit düştüğünü anlattı. O korkusuzluk, o
"ölmek için yaşama" hali ve en ağır imtihanlara
"Elhamdülillah" diyebilme vakarı... Bu hangi boyuttur, hangi
makamdır, idrak etmekte zorlanıyordum. Onca acının ortasında tek bir sitem, en
ufak bir kaygı ya da tereddüt yoktu.
Görüşmenin derin içerikleri bizde mahfuz kalsın; ancak
onların bizden, bu ümmetten istedikleri çok net:
1.BOYKOT: Zulmün çarkına su taşımayı kesmek.
2.DUA: Müminin en güçlü silahına sarılmak.
3.YARDIM: Güvenilir kurumlar aracılığıyla, imkanlar
nispetinde maddi destek.
Hepsi bu kadar...
Bu kadar az ama bu kadar hayati. O gün o odadan çıktığımda, artık eski ben
değildim. İmanın sadece bir söz değil, bir yaşam biçimi ve sarsılmaz bir
teslimiyet olduğunu
Dr. Teysir Bey’in şahsında bir kez daha gördüm.