SORGULAMALAR DERİNLEŞİNCE
Bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmenin ağır mesuliyetini omuzlarımda hissederek, İslamiyet’in o saf ve berrak pınarından uzaklaşan "geleneksel dindarlığı" bir gözlemci edasıyla değil, bizzat bu sancıyı çeken bir mümin yüreğiyle tefekkür ediyorum.
İslamiyet, öylesine anlatılacak bir hikâye değil; her bir
zerresiyle yaşanması gereken bir hakikattir.
Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dünyayı teşrif
ettiği tarih üzerine yapılan miladi ve hicri takvim tartışmaları, aslında çok
daha derin bir meselenin habercisidir. Biz Müslümanlar için zamanın ölçüsü,
Hicret ile mühürlenmiş olan Hicri takvimdir. Lakin bugün, aslı Hicri takvimde
olan kutlu bir doğumu, neden miladi takvimin dar kalıplarına hapsederek
"Kutlu Doğum Haftası" adı altında kutluyoruz?
Daha da mühimi; hiçbir kesinliği olmayan, ihtilaflı tarihler
üzerine bina edilen bu "kutlama" kültürü, İslamiyet’in o sarsılmaz ve
net duruşuyla ne denli örtüşmektedir?
Sadece ülkemize has olan ve İslam dünyasının geri kalanında
emsali bulunmayan bu kutlama haftaları, kandil geceleri ve Mevlid-i Şerif
merasimleri üzerine bir şerh düşmek zorundayım.
"Hurafe" diyerek kalpleri kırmak istemem; lakin bu
uygulamaların ne Efendimiz döneminde ne de Dört Büyük Halife ve mezhep
imamlarımızın devrinde bir karşılığı olmadığını bilmek, ruhumda derin bir
sorgulama başlatıyor.
Resûlullah’a duyduğumuz sevgi, canımızı ve malımızı feda
edecek kadar azimdir. Ancak bu sevgi, yılda sadece bir gün miladi takvime göre
toplanıp salavatlar getirmekle mi ispat edilir?
Geriye kalan 364 gün
boyunca O’nun sünnetinden, ahlakından ve yaşantısından fersah fersah uzak
kalırken, bir günlük merasimlerle vicdanımızı mı teskin ediyoruz?
Bu tür programların, İslam’ın asıl yaşanması
gereken sünnet ve farzlarının üzerini örten bir perdeye dönüştüğünü düşünmekten
kendimi alamıyorum.Kandil gecelerinde camileri dolduran, sabahlara kadar ibadet
eden o muazzam kalabalığı, ne hazindir ki İslam’ın en büyük farzlarından biri
olan Ramazan orucunda veya beş vakit namazda aynı yoğunlukla göremiyoruz.
Yılda beş gece
"dindar" olup, geri kalan zamanda İslam’ın emir ve yasaklarını askıya
almak, kimin kandırmacasıdır?
Bizler farzları
terk edip, sonradan ihdas edilmiş geleneklerle ferahlamaya çalışırken, aslında
İslamiyet’in özünden bir haber mi yaşıyoruz?
En can alıcı nokta
ise Mevlid-i Şerif merasimleridir. Ölünün ardından 7, 40 ve 52. günlerde
okutulan mevlidlerin,
Kur’an-ı Kerim’in
6236 ayetinin hangisinde bir dayanağı vardır? Kur’an, dirilere yol göstermek
için inmiş bir rehber iken, biz onu sadece ölülerin ardından okunan bir merasim
kitabına mı indirgedik?
Geçmişlerimize dua
etmek, mağfiret dilemek elbette borcumuzdur; lakin bunu İslam’da aslı olmayan
şekillere büründürmek, dinde bir tahrifat değil midir?
Toplum olarak,
farzları yerine getirmemenin verdiği o derin huzursuzluğu, bu geleneksel
törenlerle bastırmaya çalışıyoruz. Çünkü bu törenler, İslam’ın emrettiği o ağır
sorumluluğu ve nefis terbiyesini değil, anlık bir duygusal rahatlamayı vaat
ediyor.
Oysa biz, doğruluk ve
hakikatin peşinde değil, "bize dokunmayan yılanın" huzurundayız.
Ölümlü olduğumuzu biliyor, lakin hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz.Kur’an-ı
Kerim, ayda yılda bir okunup rafa kaldırılacak bir metin değil; her nefeste
yaşanacak bir hayat nizamıdır. Müslümanım diyorsak, işimize geldiği gibi yaşama
lüksümüz yoktur. Aksi takdirde, Fasık mümin olmak da bir tercih meselesi haline
gelir.
Efendimiz’in
hayatını yılda bir gün değil, her anımıza nakşetmek mecburiyetindeyiz. Sevginin
en büyük nişanesi, sevilenin yolunda gitmektir. Binlerce hadis ve yüzlerce
sünnet bizi beklerken, biz sadece üç-beş şekilsel uygulama ile mi O’na olan
bağlılığımızı kanıtlayacağız?
Allah’ın emirlerini
çiğneyip, kendi ihdas ettiğimiz günlerle O’nun rızasını aramak beyhude bir
çabadır.Artık sessizce sorgulamaktan yoruldum. Bu karmaşanın ve özden
uzaklaşmanın tek bir ilacı vardır; o da ilahi beyandır.