20 Ocak 2020 Pazartesi

(İtham Ediyorum...!)

    
Bir Toplumun İkiyüzlülüğüne Karşı Bir İthamname

I. Sor!

Sor bakalım?
Sor o en sorulmaz, en anlamsız, en acı dolu sorularını. Hiç düşünmeden, karşındakinin ruhunda açtığın yaraları bilmeden, kendi dar pencerenden gördüğün kadar sor. Cevaplarım kolay olmayacak.
Sor o hiç susmayan mahalle baskısını, o cehaletten beslenen dedikodu korosunu. O kendi kusurları dağları aşarken, gücü ve zenginliği baş tacı edip, düşe kalka yürümeye çalışan o tek bir ruhu "günah keçisi" ilan eden o riyakar ahlakınızı sorun.
Ben bireyleri değil, sizi itham ediyorum: Toplumu! O genel yargıları, o çürümüş değerleri yaratan o görünmez canavarı.

II. İtham Ediyorum!

Ve en büyük riyakarlığınızı, o en utanç verici suçunuzu itham ediyorum: Cinsiyet ayrımcılığını!
Erkeğin hatasını "olur öyle" diye örten, ama aynı hatayı kadına reva gördüğünde onu diri diri yakan o ikiyüzlü adalet anlayışınızı itham ediyorum.
Asıl mevzu insanlıktır, diyorsunuz. Peki, o zaman neden hak ve hakkaniyet, cinsiyete göre değişiyor? Neden adaletiniz, güçlüden yana, güçsüzü eziyor?
Farkında değil misiniz? Kendi ellerimizle yıkıyoruz her şeyi. Ve bu enkazın üzerine, bu yanlışlarla, bu hatalarla yoğrulmuş yeni nesiller, kendi çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Kendimizi alkışlamalıyız, ne büyük başarı!
"Erkek üstündür" dediniz. Evet, üstündür.
Ama sizin anladığınız gibi değil.
Erkek, kas gücüyle kadına vurduğu için değil; o gücü, kadını korumak için bir kalkan yaptığında üstündür.
Erkek, evi bir hapishaneye çevirdiği için değil; o evin rızkını kazanan, o ailenin direği olduğu, o en büyük sorumluluğu taşıdığı için üstündür.
Erkek, kadına güç gösterisi yaptığı için değil; ona emanet edilen o en değerli varlığa, ailesine, eşine, anasına, kızına sahip çıktığı için üstündür.
Bu görevi unutan, bu emanete ihanet eden ve "eşitlik" kelimesini, kadının omuzlarına daha fazla yük, daha fazla sorumluluk, daha fazla fedakarlık yıkmak için bir bahane olarak kullanan zihniyetinizi itham ediyorum!
Neden mi bu kadar öfkeliyim bu gece?
Ayrıntılar bende kalsın. Kimse bana saldırmaya cüret etmesin.
Merak etmeyin, ben kendimi savunurum. Çok şükür, karakterim sağlam yetiştirildi.
Ama artık yeter.
Artık etrafımdaki kadınlara eziyet etmeyin.
Çünkü benim sinirlerim, sizin o çürümüş adalet anlayışınızdan daha fazla geriliyor.
Ve bilin ki, bir kadının sabrı taştığında, ne siz kalırsınız, ne de o sahte dünyanız.

 

Aşk'ın Gerçek Doğası


"Sen Aşk'ı," dedi Usta Toprak , çırağının parlayan gözlerine bakarak, "o yaşadığın gelgeç duygularda, o kalbinin tatlı çarpıntılarında yaşanılan bir şey mi sandın?"

Çırak sustu.

Usta devam etti: "Asıl Aşk, yaşanmaz. Ona sadece cüret edilir. Çünkü o, bir duygu değil, bir elementtir. Öyle bir element ki;

O, önce bir ATEŞ'tir; dokunanı yakar, ama aynı zamanda tüm saflıklarından arındırır.

Sonra bir ALEV'e dönüşür; tüm evreni aydınlatır, ama aynı zamanda gözlerini kör edebilir.

Ve en sonunda bir KOR olur; dışarıdan sönmüş gibi durur, ama içinde en büyük gücü, en yakıcı harareti barındırır. Ona dokunan, ya tamamen kül olur ya da onunla bir olur."

"Asıl Aşk," diye fısıldadı Usta, "taşınamayacak kadar YÜCE bir duygudur. Çünkü o, sahip olunacak bir şey değil, içinde yok olunacak bir şeydir."

"Peki," dedi çırak cesaretini toplayıp, "bunun bir örneği var mıdır?"

Usta gülümsedi. "Hiç, nefesin ölüme ulaşabilmek için yaşadığı o sessiz, o tek yönlü Aşk'ı düşündün mü? Nefes, bilir ki varoluşunun tek amacı, en sonunda o son 'verilme' anına, yani ölüme ulaşmaktır. O, ölüme aşıktır. Çünkü bilir ki, ancak kendini tamamen 'verdiğinde', kendini 'yok ettiğinde' asıl amacına ulaşacaktır. İşte gerçek Aşk budur: Sahip olmak değil, vazgeçmek. Almak değil, vermek. Yaşamak değil, ölmektir."

"Bilmediğimiz o kadar büyük gerçekler var ki..."

Ve anladım ki, Aşk, ancak ölüme bu kadar yakınken, ancak kendini yok etme pahasına yaşanırken, asıl sırrını fısıldar:

Aşk, ölümsüzdür.

Gazze

  Gazze !   Hakikate Son Adım   Yıkılan sadece küçük bir ev midir? Duvarları yerle bir olan, yalnızca bir insana ait yaşam alanı mıdır? Yana...