100 YILIN GERÇEK YÜZÜ
Kâh gafletin
dipsiz kuyusuna rıza göstermek, kâh tüm sefalete can pahasına bir isyanla
müdahale etmek arasında salınıp duruyorum. Doğrular yok olmuş bir hayalet gibi,
yanlışlar ise baş tacı edilen bir döngünün içerisinde kaybolup gidiyoruz.
İyilik mefhumu,
hafızamın en ücra köşesine sürülmüş bir hatıra artık. Habasetin bu denli kesif
olduğu bir çağda, zerre miskal hayır kalmadı içimizde. El birliğiyle, güzel
olan ne varsa yok ettik. Kötülükleri tıka basa yuttuk, sindirdik.
Diyorum ki; arz,
bu denli bir sefaletin üzerinde nasıl dayanıyor, nasıl tahammül ediyor?Gökyüzü,
bu denli zifiri bir karanlığa hiç bürünmemişti. Kaskatı kesilmiş bir vicdan
gibi, rahmetini esirgiyor.
Yağmur, artık arınma
değil; başımızın üzerinden akan, ruhumuzu kirleten bir çamur misali.
Kar, temizliğini
yitirdi; yağdıkça çamura bulandı. Hava, zehir solur gibi nefessiz bıraktı.
Yeşilimsi ağaçlar sarardı, meyve vermez oldu.
Kimin umurunda?
Taş toprak yok oldu, beton yük taşımaz oldu, dağ barındırmaz
oldu. Kimsenin ne umurunda, ne de idrakinde.
Bulutlar bize küstü.
Ay aydınlatmaz, Güneş ise kalpleri ısıtmaz oldu. Buz kesti
her yer, dondu ve parçalandı; yine de kimsenin umurunda olmadı.Kaybımız bir
anda olmadı; bir bir, ilmek ilmek yitirdik. Evvela masumiyetimizi feda ettik.
Ardından sevgi, iman, sabrın metaneti, onurun asaleti ve hepsinden ağırı, haya
perdemizi yırtıp attık. Kaybolan yıllar değil, beşeriyetin izzeti oldu.
Elimizden alınmadı;
her bir vaziyetimizi bile isteye, kendi ellerimizle teslim ettik. Hal böyle
olunca, başımıza onca kıyamet koptu da, bir tanesi dahi "benim
kusurumdur" diyemedik. Bu idraksizliğimiz de cabası.
Yabancılaştık.
İlk başta kendimizin yabancısı olduk. Hakikatten koptuk.
Gözler, alışılagelmemiş ne varsa onu normalleştirdi.
Normaller kayboldu. Su kirlendi. Temizlik nedir unuttuk. Arsız olduk, yolsuz
yolcu olduk. Ama bir İNSAN olamadık. İnsanlık kavramını askıya astık. Hatta hiç
işimiz olmadı.
Nasiplenmedik, öğrenmedik. Her şey tüketme üzerine kuruldu:
"Benim hakkım, benim canım, benim keyfim..."Sonrasında kala kaldık.
Bu yüzyılın en sefil yaşayan canlıları diye başrol oynadık.
Milyonlarca yıllık tarihe sahip Dünya'nın en yüz karasının ilk temellerini
bizler attık. Miladi değişimi bizler başlattık.
Hiç yeryüzü bu kadar kirlenmemişti. Hiç bu kadar çığırından
çıkan bir toplum olmamıştı. Duyduklarımızın üzerine, hiç duyulmamış
yaşanmışlıklara şahitlik ettik.
Bu sefer göklere yükselen, günahlarımızın dumanı değil;
tonlarca bombanın dehşetiyle arşa yükselen insan bedenlerinin feryadı oldu.
Gözlerimiz bunları da gördü.Biz ne olduk böyle? Biz,
neslinin en korkunç hallerini yaşayan ve bu kirlerin kök saldığı bir toplumun
bireyleri olarak, nasıl hâlâ arınmayı hayal edebiliriz?
Ellerimizde kan var;
milyonlarca ölen çocukların, kadınların, yaşlıların, sivillerin, İslamiyet'i
yaşayan mümin ve müminelerin paramparça şehadetlerine şahitlik ettiğimiz
günlerin yaşayanı olarak, vay halimize!
Derin bir tefekkürle düşününce; bu kadar haksızlığın
içerisinde Allah (Celle Celâluhu), Cennet ehli kullarını bu karanlığın
içerisinde bırakacak değildi.
Biz, Dünya'nın (kul)
zulmü karşısında dehşete düşerken, nasıl akıl edemeyiz ki; Allah'ın Cehennem
için ertelediği o günün azabına koştuğumuzu nasıl görmüyoruz?
Aklım almıyor.Ah Yıldız, vah Yıldız!
Acınası haline bir yer bulamayan Yıldız.
Ölüm istersin de, ölüm bile haktan.
Günahlarının süresi ne zaman biterse onu bile kâr sayan
Yıldız.
Cennetten umudunu
yitirmiş, Cehennemden kurtuluşunun olmadığına, nefesi kadar yakın olan Yıldız.
Sonsuza kadar Cehennemde kalırım korkusuyla, ne kadar çabuk ölürsem, günahımca
cezamı öderim, sonunda Cenneti hayal eden, aciz Yıldız!
Ne kadar çaresizsin. Ne kabul edebiliyorsun, ne de bir şey
yapabiliyorsun.
Bu çaresizlik
kahrediyor, içimi paramparça ediyor.
Ama işte bu "ama" yok mu?
Bildiğin tüm doğruları yakan, tüm kötülüklerin içerisinde
yaşamaya mahkûm bırakan.
Ruhun Sessiz Çığlıkları
YILDIZ SOYLU
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder