Gazze ve
Şehadet
Üzerimde, bir dağ
ağırlığında bir nasipsizlik var.Bu, onca maddi nimetin, onca konforlu yaşamın
tam ortasında, ruhun taşıyabileceği en ağır imtihan-ı ekber ile sınanmanın
vicdan azabıdır. Bu, ne büyük, ne tarifsiz bir acıdır.
Kendimden utanıyorum.
Utancım, Gazze'de direnen o mübarek ümmetin yanında, o
kutsal cephede saf tutamayışımın utancıdır. Keşke, o mübarek topraklarda,
Filistinli Müslüman bir ailenin evladı olarak dünyaya gelme şerefine nail
olsaydım. Ömrümün hiçbir anında, hiçbir dünyevi arzuyu, o topraklarda yaşama ve
o mukaddes davaya omuz verme arzusunun şiddetiyle dilemedim.Lakin üzerimde öyle
bir gafletin, öyle bir günahın prangası var ki; bu pranga beni olduğum yere
mıhladı.
Bir adım dahi
atamadım.
Şu fani dünyada, ömrüm boyunca "keşke" dediğim,
ruhumun tek ve yegâne hakikat arzusu budur. Keşke ben de onlarla birlikte, o
mübarek kanla yıkanıp şehitlik mertebesine yükselmiş olsaydım.Onlar, cennetin
kapılarına koşar adımlarla ilerlerken, ben, bu dünyanın konforlu zindanında,
gafletin perdesi ardından sadece seyrediyorum.
"Beni de
giderken cennete götürün," deme cüretini dahi bulamıyorum; zira bu davete
layık bir amelim yok. Ben de ölmek istiyorum. Ama ancak ve ancak Gazze'de, bir
şehit olarak!
Nasipsizlik, ruhumun en derin yarasıdır.Onlar gibi olmamız,
o imanın safiyetine ulaşmamız mümkün değil. Onlar, dünyaya geldikleri ilk andan
itibaren, imanın en keskin, en tavizsiz, en gerçek halini yaşayanlardı.
Aramızdaki ayrılık, sadece coğrafi bir sınır değil; ruhi bir mertebe farkıdır.
Onlar kazandılar!
Ama giderken, bu sefer kaybedenin biz olduğumuz gerçeğini,
yüzümüze bir utanç levhası gibi asarak gittiler.
Ben kaybettim!
Vesselam
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder