Sadece seyrediyorum. Seyirci olduğum şu dünyanın çivisi öyle bir çıkmış ki, yarın başımıza taş yağsa kimseler "ne oluyor?" diye sormamalı. Başımı nereye çevirsem, ilmek ilmek örülmüş, kanıksanmış yanlışlarla dolu bir ağ görüyorum. Bakıyorum, bakıyorum ve bu tabloya kendi halimi de dahil edince tek bir kelime kalıyor geriye: Vahim.
Her şey ne kadar da olağanüstü sahte... Bazen ruhum, eski günlere, o naif dünyaya kaçmak istiyor. Büyüklere hürmetin bir erdem, küçüklerin ise sadece sevgiyle ve şefkatle büyütüldüğü o dünya nerede şimdi? Yalanlardan arınmış bir hayat, helal olduğu bilinen bir lokma ekmek, kul hakkı denen o ilahi sınırın çiğnenmediği bir evren istiyorum. Sadakatin ne demek olduğunu bilen eşler, karşılaştığı sıkıntılara "Bu da imtihan" diyerek Allah rızası için katlanan bir nesil... Kıskançlığın ruhları kemirmediği bir yer var mıydı gerçekten? Adalet, eşitlik, utanma duygusu... Tüm bu erdemler, şimdi arkalarda çevrilen dolapların, fısıldanan dedikoduların gürültüsünde boğulup gitti. Neler oluyor? Sadece ben mi izliyorum bu korkunç oyunu?
Güven hissi diye bir şey kaldı mı? Herkes birbirini kandırma yarışında. Kim daha iyi rol yapıyorsa, o daha "başarılı" sayılıyor. En son ne zaman durup zamanı, hayatı, kendini sorguladın? Bu uykudan uyanmak isteyen var mı gerçekten? Yoksa herkes bu narkoz halini sevdi mi? Ben çocukluğumu özledim. Herkese, her yüze güvenle baktığım o masum günleri... İhanetin ne olduğunu bilmediğim o yaşları, yalanların henüz icat edilmediği o temiz dünyayı istiyorum. Ailemi özledim. Yüz hatlarını ezbere çizdiğim dedemi, babaannemi... O mis kokulu yemekleri, içine haram karışmış mıdır korkusu olmadan yediğim o bereketli sofraları özledim. Şimdi ise herkes, kardeşinin etini yer olmuş. Dedikodular, bir veba gibi her yere serpilmiş. Yüze gülüşlerin ardında, sonu bucağı olmayan kuyular kazılıyor.
Eski komşuları da özledim. Kapılarını çalmadan, "ben geldim" diyerek o mütevazı yer sofrasına diz çöktüğüm o sıcak evleri... Bayram sabahlarının o birleştirici coşkusunu, mahallenin bakkal amcasıyla edilen o babacan muhabbeti... Birbirimize kızınca ite kaka kavga ettiğimiz çocukları, annelerinin "susturmayın, bırakın oynasınlar" diye sahip çıkışını özledim.
Kaybettik. Her şeyi kaybettik. Doğruluğu, samimiyeti, bir ekmeği bölüşmenin o kutsal eylemini unuttuk. Kötü olduk. Bile isteye, göz göre göre kusurlarımızı birer marifet gibi işledik. Ve en kötüsü neydi biliyor musunuz? Sustuk. Bu çürümeyi gördük ve en çok da sustuk. Şimdi de "ne bu hal?" diye söylenmeye başladık. İstediğin kadar bağır şimdi, o sağır olmuş kalplere sesin bile duyulmayacak.
Sonra da utanmadan soruyoruz: "Kurunun yanında neden yaş ağacın dalı da yanıyor?" diye.
Artık sormayalım. Çünkü o ateşi yakan, bizim korkak sessizliğimizdi.
Allah sonumuzu hayreylesin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder