Bir
Hacının Arafat Günlüğü
Mekan: Mina. Çadırların fısıltılarla dolu olduğu o kutsal
bekleme yeri.
Zaman: Sabaha doğru. Gecenin en karanlık, ama umudun en
aydınlık olduğu o an.
Makam: Heyecan ve Teslimiyet.
BEKLEYİŞ (Terviye Gecesi)
Ellerim titriyor. Ömrüm boyunca, bu ana hazırlanan ruhumun
son imtihanı bu olsa gerek. Hiçbir heyecanı, bu denli saf, bu denli köklü
hissettiğimi hatırlamıyorum. Çocukluğumun en şenlikli bayram sabahları bile, şu
an kalbimi dolduran bu tarifsiz mutluluğun yanında ne kadar sönük kalır...
Yıllardır içimde taşıdığım, kimselere belli etmediğim o "buruk
yanım", o eksik parça, bu mübarek gecenin sessizliğinde, sanki hiç var
olmamış gibi silinip gidiyor.
Ve bugün, hayatımda ilk kez, mutluluktan ağlıyorum. Bu, bir
kayıp veya bir acı için değil; bu, bir tamamlanma, bir bütünlenme için dökülen
şükür gözyaşları. Hayatımın hiçbir eksiği yokmuş gibi... Hatta, varlığıyla
onurlandığım, yokluğuyla hep bir yanımı eksik hissettiğim rahmetli babamın
hasreti bile, bu büyük "Vuslat" anının arifesinde kalbimi üzmüyor.
Çünkü o da burada, benimle.
Kolumda, ona ait o eski saat var. Kâbe'ye gelirken yanıma
aldığım tek dünyevi emanet. Hazırlıklarımı tamamlarken, çantamdan o saati
çıkarıp, titreyen bileğime takıyorum. Sanki o da, babamla birlikte, yıllardır
bu anı, bu mahşeri provayı beklemiş gibi. Zaman duruyor. Tik tak sesleri değil,
kalbimin atışları sayıyor saniyeleri. Yine ağlıyorum. Ama bu, hüznün değil,
ruhun kelimelere sığdıramadığı o muazzam güzelliğin karşısında duyduğu
hayranlığın ve minnetin ifadesi.
YOLCULUK (Mina'dan Arafat'a)
Hazırlıklar tamam. Sabah namazı, milyonlarca ruhla birlikte,
tek bir Kıble'ye dönerek kılındı. Ve şimdi... O an geldi. İlk yolcu kafilesi
olarak, bembeyaz ihramlarımız içinde, Mina'nın o geçici konaklama yerinden,
ebedi durağın provasının yapılacağı o kutsal meydana, Arafat'a doğru yola
koyuluyoruz.
Ömrümün hiçbir sabahı, bu kadar güzel, bu kadar anlamlı
olmamıştı. Bu, sadece bir yolculuk değil. Bu, Hac görevinin ilk ve en önemli
farzına, "Arafat'ta Vakfe"ye giden bir seyr-ü sefer. Milyonlarca
Müslümanla birlikte, o mahşer yerinde omuz omuza durup, Rabb'imizden af
dileyeceğimiz o büyük ana doğru ilerliyoruz.
Bu, hayatın durduğu yer. Bu, bir yol ayrımı. Ya buradan,
anadan doğmuş gibi tertemiz, "yeniden bir hayat" ile döneceğiz ya da
eski halimizden daha da acınası bir halde, o manevi iflasla geri döneceğiz. Bu,
korkuların en büyüğü ile huzurun en güzelinin iç içe geçtiği o an. Kim
bilebilir ki Allah'tan başka?
VARIŞ
(Arafat Meydanı)
Arafat'a geldiğimiz o ilk an... Havası, kokusu, gökyüzünün o
eşsiz maviliği, ayaklarımızın altındaki o mübarek toprak... Her anı, her yanı,
aklın idrak etmekte zorlandığı, muazzam bir güzellikler senfonisi. Uykudan
yoksunuz, yemekten içmekten kesilmişiz. Ama ne bir açlık hissi var ne de bir
uyku hali. Sanki ruh, bedenin tüm dünyevi ihtiyaçlarından arınmış, sadece bu
anı yaşamak, bu havayı solumak için var olmuş gibi.
Yıllarca bu günü beklemişim gibi... Hayallerimin en üst düzeyinde,
anlatamayacak kadar şaşkın, ama bu anın bir saniyesini bile dostlarıma,
sevdiklerime anlatabilmek için çırpınan bir telaş içindeyim. Tamamen Allah'ın
rızası için, bu meydandan tüm sevdiklerime bir selam gönderme edasıyla...
VAKFE
(Dua ve Yakarış)
Ve Güneş, tepeye yükseliyor.
20 Ağustos 2018. Arife Günü.
Arafat'tan, o mahşer yerinden, geçmiş ve gelecek tüm
Müslümanlara selam olsun.
Nasıl anlatacağımı bilemiyorum , o an hissettiklerinin
sadece bir saniyesini, bir zerresini ifade etmeye çalıştım. O saniyeleri, o
anları tam anlamıyla anlatmaya, ne benim gücüm yeter ne de bu fani ömrüm.
Bu, kelimelerin bittiği, sadece kalbin konuştuğu yerdir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder